Kadın iki dev sütun arasında farklı noktalara gözlerini sabitlemiş, müze sendromuna yakalanmış biri gibi, gözlerini ayıramıyor. Saçları uzun ve dalgalı, kalın bir atkı dolanmış ince boynuna, Aznavur Pasajı’ndan almış, hep ona dokunarak dolaşıyor. Yeleğinin üst cebinden bir güneş gözlüğü sarkıyor, fermuar gözlüğün sol sapını kavramış, geri kalan kısım ise sanki bir rozet, montun uzvu gibi. Elinde fotoğraf makinesi, durmadan detay çekiyor, Beyrut’a geleli çok olmadı ama hafızası dolmak üzere. İnce işaret parmağı deklanşöre sertçe basıyor, ama bazı resimler flu, az ışıkla çekmek istiyor, birden flaş patlıyor, öfkeleniyor. Aynı detayı çekmekten sıkıntı duyuyor ama mükemelliyet gerekli, “ellerim titrememeli” diyor, kolları yorulmuş, sağ dirseğini duvara dengeliyor ve bir kez daha güç topluyor.
“Hahayt” diye seviniyor, istediği netliği yakaladı şimdi, birkaç saniyelik heyecan kendini daha uzun bir karamsarlığa bırakıyor. Daha ince giyinmek, bulunduğu yerin havası ile kırılgan vücudu arasında daha yakın bir temas kurma çabasında. Gözleri simsiyah, irisleri merak ve endişe barındırıyor. Küçük bir ses, üşüdüğünü hatırlatıyor, o sıralar hava Beyrut’ta soğuk, demir gibi vucüda işliyor, gıpgri, ama bol pencereli bir yalnızlık, en azından bir damla ışık içeri süzülüyor.
Buklesini dişlerinin arasına almış, ne yaptığını anlayınca vazgeçiyor. Vücudunun bir yerlerini hergün kaşırsın, acıtmaya başlar, işte o da bukleyi o kadar sert ısırmış, canı acıyınca fark ediyor. Bir esinlenme peşinde, geçmiş hayattaki ben hangisini seçerdi diye düşünüyor, kadın beyni bu, uzun soluklu ve detaycı, en sonunda karar veriyor, hiçbirisi. “Birşeyler eksik” diye hayıflanıyor, istediği karamsarlık ve sonsuzluk var ama ya denge, denge de lazım. Dengeden kastı olumluluğu da tenefüs etmek istiyor ciğerlerine, sarkaç evet bir sarkaç gibi olmalı diyor. Aklında birçok suret ve izlenim, arkasını döndüğü an, yere yıllar önce yazılmış sek sek numaralarını görüyor, “Beyrut’ta Sek Sek” ne güzel bir film ismi olurdu ya da belgesel, değil mi ben? Çok vakit geçmiş üstünden en son oynayalı, rahat 25 sene, temkinli, sağına soluna bakıyor, nasıl olsa kimse yok, lastik ayakkabısının tabanları boş mekanda yankılanıyor kısa bir süreliğine.
Bugün oldukça yoruldu kadın, Medawar’da arşınladığı dördüncü terkedilmiş mekan ya da onun deyimi ile “yok yer”. Kendisini hergün benzeri yerlere getiren taksi şoförü, aslında hepsi birbirinden siyahla beyaz kadar farklı, durumdan şikayetçi değil, sanatçı tatminsizliği taksimetresine 2 Lübnan lirası daha yazdı biraz önce. Şu ana kadar birçok müşterisi olmuş Fahad’ın fakat bu kadında bir garip haller var, kaçık mı, sanatçı mı? Sonra sesli düşünüyor “sanki hepsi biraz kaçık değil mi”.
Fahad, eski bir tur rehberi, uzun boylu ve kalıplı, yüz hatları net değil, bir bakanın bir kez daha bakması gereken bir surat, bir kartalınkine benzer bir burun, şekilsiz kirli bir sakal ve çay içmekten sararmış dişler. Lübnan’ı hiç terketmemiş ama neredeyse batılıları Lübnanlılardan daha iyi tanıyor. Zaten her seferinde tekrarlıyor, “ben onlara sizden daha çok güvenirim” diye.
85 model Mercedes’inin şoför koltuğunu en geriye yatırmış, sol camı sonuna kadar açık, tombul parmaklarının arasında kaybolmuş dumanı tüten bir sigara. Mercedes’inin kaput üstü arması birçoğunda olduğu gibi kayıp, iki gün once sırra kadem basmış, arasıra söyleniyor. Arabayı ilk aldığı günleri hatırlıyor, o armayı ne özenle silerdi. O kadar güzel parlardı ki, herkes arabadan çok parlayan o gümüş ışık hüzmesine odaklanırdı. Ahhh eski günler…
Lübnan’ın eski güzel ezeli günlerinde Amerikalı turistleri gezdirirmiş Fahad, çok girişken, şehir merkezinde, şehrin birçok merkezi var, General de Gaulle Bulvarı’ndaki taksi durağında, yıllar boyunca vakit geçirdiği yabancı ziyaretçileri anlatıyor. Dedikodu değil, masanın etrafında oturan kendine göre az görmüş meslektaşlarını nargile fokurtuları arasında aydınlatıyor. Lübnan’ın nargile tütünü sert, yaşı itibariyle birçok taksici tömbekiyi tercih ediyor, konuşmalar, öksürüklerle kesiliyor.
Lübnan emekçi sınıfının sigarası Al Sherek’ten derin bir nefes çekerken, birden toparlandı Fahad. Dikiz aynasından kadının arka kapıya yaklaştığını görüp, “üstüne üslük hayalet gibi” diye bir kez daha söyleniyor. Kadın, Ras Beyrouth’ta 78 nolu sokaktaki butik oteli mesken edinmiş. Bundan sadece 20 sene önce, o bölgedeki bütün sokaklar topçu ateşi ile dövülmüş, içlerinde yaşama dair en küçük belirti kalmamıştı. O sokakta yer yer hala havan mermilerinin delikleri kendilerini hissettirmeye devam ediyor.
Şimdi ise durum oldukça farklı, insanların bir yerlere yetişme telaşı, korna sesleri, sokak ve dükkan satıcılarının avazları çıktığı kadar bağırarak vatandaşı kendine çekme mücadelesi herşey harmanlanmış, filizleri yeni çıkmaya yüz tutmuş bir orkide misali nadide, gururlu ve bir o kadar içten. Kadın da onun için seçmiş zaten bu sokağı, günleri hangi sokakta kalmalıyım diye düşünmekle geçmiş, bir otelden diğer bir otele, danışmada durmadan değişen suratlardan bıktığı bir gün, 78′deki otelde kalmaya karar verdi. Hem kendini ülkesinde hissetmek istiyor, hem de dışarıdaki kalabalığa aldırmadan bir sonraki adıma karar vermek. Önünde büyük bir Beyrut haritası, Medawar’dan birşey çıkmayacak gibi, Doğu Beyrut’ta iki yer kaldı, Remeil ve Achrafiye. Büyük umutlarla burada kadın, otel odasının camından aşağı bakıyor, “Kalbim kırık Beyrut, sana geldim, sen de bana gel”
Medawar, boş ve terkedilmiş fabrikaların bulunduğu, iç savaşla sanayinin tamamı ile durduğu, binlerce kişinin birgün içersinde işlerini kaybettiği bir yer olarak Lübnanlıların aklına kazınmış. Onun için sevilmiyor, yerli halk oradan “bataklık” diye bahsediyor, her ülkede hor görülen kadim yerlerin olduğu gibi. Kadim çünkü, orası çalışmasının belki de atar damarı, orada görecekleri sanatına dair anlık kararlar vermesini sağlayacak.
Yüksek perdeden gelen soru birden onu kendine getirdi. “Otele mi yoksa başka bir fabrika mı?” Fahad sesini yükseltmişti, soruyu dördüncü kez soruyordu. Kadın, Fahad’a kızmıştı fakat bir söz dalaşını kaldıramayacağını bildiği için, “Otel” diye cevap verdi. Otelin önüne geldiklerinde her zaman kadına kapıyı açan şoför, bu sefer kılını bile kıpırdatmadı. “Yarın aynı saatte” dedi, kadın da “şükran” diye cevap verdi.
Resepsiyonun başında anahtarını almak için duraklayan kadın, hızlı adımlarla odasına çıktı, kendini yatağa bıraktı. Rüyasında üstüne titrediği proje ile ilgili, kafasındaki mekanları görüyordu, bir bir önünden geçti ve kayboldular. Hiçbir zaman eserlerine isim vermedi ve vermemekte kararlıydı. “İsimsiz” kadar güzel bir isim var mı diye sordu, yok diye cevapladı kendini. Sabah ikiyi gösteriyordu uyandığında, erken yatan sabaha karşı erken bir saatte dünya uyurken çalışan birisiydi. Hafif açık pencereden giren rüzgar, taslakları hareket ettirmiş kadın bu sesle uyanmıştı.
UZUN BİR GECE
“Gece bana gündüzlerden çok daha arkadaştı” yazısına ilişti simsiyah hafif kanlanmış gözler. Bu otel odasına yerleştiği gün duvardaki Arapça yazıyı çevirmesini istemişti koridor görevlisinden. İyi bir ingilizce ile adam çevirmiş, kadın da, hayat bana buraya gelmemi söyledi deyip, bu odayı tutmuştu. Kaderci değildi ama sembollere ve yolunun üzerindeki yazıların bir anlamı olduğuna her zaman inanmıştı, o da bunlardan sadece bir tanesiydi, birşeylerin doğru gittiğini hissetmesi için önüne çıkan küçük bir işaret.
Yorgun gözler şimdi de, açık kalmış Grundig marka televizyona odaklanmıştı. Lübnan’ın ünlü şarkıcılarından Rola Saad, her dönem hit olan “Yana Yana” şarkısını söylüyordu, kadın bu tür müziklerden pek haz etmese de yataktan kalkıp sesini açtı, televizyon 1970’lerin başında bu otele gelmiş, sayısız iki gözün odak noktası olmuştu; uzaktan kumandası yoktu, üstü toz kaplı hurda üzerindeki düğmelerden kontrol ediliyordu. Alttan geçen kendisine yabancı Arapça yazıların güzelliği de cezbetmişti onu, baktığı farklı noktalarda her cismi üç boyutlu, derin ve karmaşık birer figure dönüştürüyordu. Televizyon seyretmeyi sevmediği için, bir süre sonra görüntüye karşı ilgisi azaldı ve gözü taslakların hemen yanında duran Al-Watan Al-Arabi gazetesine çarptı. Arapça bilmiyordu fakat Arap kaligrafisine hayrandı. Boş bir kağıda gazetenin üçüncü sayfasındaki manşeti taklit ederken, gözleri kapandı, Muammed Al-Amin Camii’den gelen ezan sesi ile birlikte Beyrut’ta gün ışımaya başlamıştı.
Saat:9.15, odasındaki telefon çalıyor, karşıdan hoş bir kadın sesi “selam-ın aleyküm” diyerek uyandırıyor kadını, o da “teşekkürler, taksi aşağıda mı” diye soruyor. Taksi aşağıda, Fahad, araba motoru soğumasın diye çalıştırmış, kendisi hemen ilerdeki büfede sabah zehrini alıyor. Gözleri mahmur, otelin girişini süzüyor, her an kadın çıkabilir, bekletmek istemiyor. Kindar bir adam değil Lübnanlı, dün kapıyı açmadığı için kendine oldukça kızgın, bilinçaltı onu uyandırmış, müşterimi kaybederim korkusu ile otelin kapısında 8.30’dan beri bekliyor.
Kadın, güneş gözlükleri ile üst merdivenlerde belirdiğinde atkıya dokunmaya devam ediyor, bugün seçtiği ince kıyafet sayesinde teni daha yakın Beyrut’a. Bir penye giymiş, onun üzerinde bir mont; şemsiyesi de var bu sefer, güneşi saklayan beyaza çalan rengi ile yağmur bulutlarına. Altında diz hizasında bir etek ve ayaklarını haddinden büyük gösteren botlar.
Yeni bir gün, yeni bir beklenti demek, merdivenlerden hızlı adımlarla iniyor, merdiven basamaklarına döşenmiş acem halısının kaymadığını görüyor, eski günleri hatırlıyor şimdi ikişer ikişer iniyor. Butik otelde katlar arası oldukça yüksek. Duvarlarda fazla birşey yok, sadece lobide asılı karaktersiz tablolar, hani her otelde duvara iliştirilen izlenimci ressamların çalışmaları gibi.
Anahtarı bırakırken otel görevlisine göz kırpıyor, hemen ardından gülümsüyor ve eliyle de görüşürüz diye işaret yapıyor. Arkadaşları ona “değişken yüz” diyorlar, yarım dakika içersinde belki ona yakın tepki verebiliyor yüzüyle, nasıl olsa Akdenizli, el kol kullanmadan, yüzünün belli bölgelerini hareket ettirmeden yaşaması mümkün değil, bir İskandinav’ı yoracak kadar hızlı ve yoğun. Dışarıda taksinin kendisini beklediğini farkediyor.
“Selam-ın Aleyküm Matmazel” diyor Fahad. “ve Aleyküm-Selam Fahad, did you sleep well?”, “eh, comme ci comme ça madam” eliyle de destekliyor, az uyuduğunu. İşte gerçek bir Beyrut diyaloğu. Arapça-Fransızca başlayan sohbet İngilizce-Fransızca karışık devam ediyor, ünvanlar değişiyor, ama yine de anlaşıyorlar. “Bugün istikametimiz Achrafiye’deki demir çelik fabrikası” diyor kadın. Fahad: “Kama Yahlu Laki!” (İstediğiniz gibi)
ELİAS SARKİS CADDESİ
Kasetçalardan gelen kısık Arapça sesle kavga eden Fahad’dan bir an önce kurtulmaya çalışan kadın, camı yarıya kadar açık, dışarı bakıyor. Ras Beyrouth, Achrafiye arası uzun bir mesafe, bir de saat 10’a kadar devam eden sabah trafiği eklendi mi Fahad’ın sinir alt üst bir kez daha. Elias Sarkis caddesinde seyreden soluk sarı renkli araç, Furn-El-Hayek sokağına dönmek üzereyken ani bir frenle durdu.
Kadın, girişi oldukça yıkık dökük olan bir apartmanın yan cephesindeki grafitileri incelemek için indi. Şehir grafiti cennetiydi, eline spreyi alan sokağa çıkmış gibi, fakat her grafitide bir karakter vardı. Herşeyin bir varoluş sebebi olduğu gibi. Tek öğrenmek istediği, grafitilerle duvara yazılmış Arapça yazılar arasında bir bağlantı olup olmadığıydı. Sonradan düşündü ki, ne alakası var, benim işim, sözler değil, renkler. Sözlere ihtiyacım olsaydı, yazar olurdum. “İyiki de olmamışım” diye iç geçirdi, şimdi şu yazının duvara yansımasının betimlemesinden gir, siyasi anlam taşıyıp taşımadığını sorgula bir de edebi olarak sayfaya yansıt, ne kadar sıkıcı. “Bir dakika bir dakika” dedi kadın; bu grafitiler, bu yazılar insanların geleceğe dair endişeleri olmalı, toplumun alt tabakalarından insanlar, bir tanesini bile tanımıyorum ama ne farkeder. Ne zaman temsil edilecekler, belki de hiç, onların iktidarı bu, duvar iktidarı.
Kadın, yazarlar hakkındaki düşüncelerinden bir an önce sıyrılıp, Beyrut’ta bulunmasının gerçek sebebine sarıldı bir kez daha. O anda grafiti, sembol, kaligrafi, yazı, aykırı renkler ve boş mekanlar arasındaki müthiş anatomiyi farketti. “Neden birlikte yaşamasınlar, tıpkı bir Afrikalı, Çinli, İskandinav ve Akdenizli gibi?” Aslında hiçbirinin bir diğerinden farkı yok dedi ve yeterki bir ülkeye benzesin, bu gezegende olmayan ama herkesin yaşamak istediği. Aklındaki boş mekanı Achrafiye’de bulmayı kafasına koymuştu, “Teşekkürler Beyrut, sana bir kez daha aşığım” dedi ve taksiye hızlı adımlarla geri döndü.
Fahad, onun döndüğünü görünce, hemen kapısını açmak için yeltendi, ama kadın “gerek yok” gibi bir el hareketi yaptı. Taksi şoförü, dev cüssesini hareket ettirmediği için mutluydu. O gün, bir gün öncesine göre daha ılıktı, Hula Vadisi’nden esen rüzgar Lübnan’ın kalbine Beyrut’a kadar gelmişti. Hava nemli ve boğuktu, Fahad’ın alnından sicim sicim ter akıyor, üzerindeki gömleği vücudundan çekip yapışmasını engellemeye çalışıyordu. Achrafiye’nin en kalabalık sokağı Rue Sioufi’ye sapan taksi bir süre sonra kayboldu, camına yansıyan güneş ışığı gözleri almış ve kadına yeni bir yol çiziyordu.
Nuri Berk Çoker
-SON-





