Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Kısa Bir Hikaye

Kadın iki dev sütun arasında farklı noktalara gözlerini sabitlemiş, müze sendromuna yakalanmış biri gibi, gözlerini ayıramıyor. Saçları uzun ve dalgalı, kalın bir atkı dolanmış ince boynuna, Aznavur Pasajı’ndan almış, hep ona dokunarak dolaşıyor. Yeleğinin üst cebinden bir güneş gözlüğü sarkıyor, fermuar gözlüğün sol sapını kavramış, geri kalan kısım ise sanki bir rozet, montun uzvu gibi. Elinde fotoğraf makinesi, durmadan detay çekiyor, Beyrut’a geleli çok olmadı ama hafızası dolmak üzere. İnce işaret parmağı deklanşöre sertçe basıyor, ama bazı resimler flu, az ışıkla çekmek istiyor, birden flaş patlıyor, öfkeleniyor. Aynı detayı çekmekten sıkıntı duyuyor ama mükemelliyet gerekli, “ellerim titrememeli” diyor, kolları yorulmuş, sağ dirseğini duvara dengeliyor ve bir kez daha güç topluyor.

“Hahayt” diye seviniyor, istediği netliği yakaladı şimdi, birkaç saniyelik heyecan kendini daha uzun bir karamsarlığa bırakıyor. Daha ince giyinmek, bulunduğu yerin havası ile kırılgan vücudu arasında daha yakın bir temas kurma çabasında. Gözleri simsiyah, irisleri merak ve endişe barındırıyor. Küçük bir ses, üşüdüğünü hatırlatıyor, o sıralar hava Beyrut’ta soğuk, demir gibi vucüda işliyor, gıpgri, ama bol pencereli bir yalnızlık, en azından bir damla ışık içeri süzülüyor.

Buklesini dişlerinin arasına almış, ne yaptığını anlayınca vazgeçiyor. Vücudunun bir yerlerini hergün kaşırsın, acıtmaya başlar, işte o da bukleyi o kadar sert ısırmış, canı acıyınca fark ediyor. Bir esinlenme peşinde, geçmiş hayattaki ben hangisini seçerdi diye düşünüyor, kadın beyni bu, uzun soluklu ve detaycı, en sonunda karar veriyor, hiçbirisi. “Birşeyler eksik” diye hayıflanıyor, istediği karamsarlık ve sonsuzluk var ama ya denge, denge de lazım. Dengeden kastı olumluluğu da tenefüs etmek istiyor ciğerlerine, sarkaç evet bir sarkaç gibi olmalı diyor. Aklında birçok suret ve izlenim, arkasını döndüğü an, yere yıllar önce yazılmış sek sek numaralarını görüyor, “Beyrut’ta Sek Sek” ne güzel bir film ismi olurdu ya da belgesel, değil mi ben? Çok vakit geçmiş üstünden en son oynayalı, rahat 25 sene, temkinli, sağına soluna bakıyor, nasıl olsa kimse yok, lastik ayakkabısının tabanları boş mekanda yankılanıyor kısa bir süreliğine.

Bugün oldukça yoruldu kadın, Medawar’da arşınladığı dördüncü terkedilmiş mekan ya da onun deyimi ile “yok yer”. Kendisini hergün benzeri yerlere getiren taksi şoförü, aslında hepsi birbirinden siyahla beyaz kadar farklı, durumdan şikayetçi değil, sanatçı tatminsizliği taksimetresine 2 Lübnan lirası daha yazdı biraz önce. Şu ana kadar birçok müşterisi olmuş Fahad’ın fakat bu kadında bir garip haller var, kaçık mı, sanatçı mı? Sonra sesli düşünüyor “sanki hepsi biraz kaçık değil mi”.

Fahad, eski bir tur rehberi, uzun boylu ve kalıplı, yüz hatları net değil, bir bakanın bir kez daha bakması gereken bir surat, bir kartalınkine benzer bir burun, şekilsiz kirli bir sakal ve çay içmekten sararmış dişler. Lübnan’ı hiç terketmemiş ama neredeyse batılıları Lübnanlılardan daha iyi tanıyor. Zaten her seferinde tekrarlıyor, “ben onlara sizden daha çok güvenirim” diye.

85 model Mercedes’inin şoför koltuğunu en geriye yatırmış, sol camı sonuna kadar açık, tombul parmaklarının arasında kaybolmuş dumanı tüten bir sigara. Mercedes’inin kaput üstü arması birçoğunda olduğu gibi kayıp, iki gün once sırra kadem basmış, arasıra söyleniyor. Arabayı ilk aldığı günleri hatırlıyor, o armayı ne özenle silerdi. O kadar güzel parlardı ki, herkes arabadan çok parlayan o gümüş ışık hüzmesine odaklanırdı. Ahhh eski günler…

Lübnan’ın eski güzel ezeli günlerinde Amerikalı turistleri gezdirirmiş Fahad, çok girişken, şehir merkezinde, şehrin birçok merkezi var, General de Gaulle Bulvarı’ndaki taksi durağında, yıllar boyunca vakit geçirdiği yabancı ziyaretçileri anlatıyor. Dedikodu değil, masanın etrafında oturan kendine göre az görmüş meslektaşlarını nargile fokurtuları arasında aydınlatıyor. Lübnan’ın nargile tütünü sert, yaşı itibariyle birçok taksici tömbekiyi tercih ediyor, konuşmalar, öksürüklerle kesiliyor.

Lübnan emekçi sınıfının sigarası Al Sherek’ten derin bir nefes çekerken, birden toparlandı Fahad. Dikiz aynasından kadının arka kapıya yaklaştığını görüp, “üstüne üslük hayalet gibi” diye bir kez daha söyleniyor. Kadın, Ras Beyrouth’ta 78 nolu sokaktaki butik oteli mesken edinmiş. Bundan sadece 20 sene önce, o bölgedeki bütün sokaklar topçu ateşi ile dövülmüş, içlerinde yaşama dair en küçük belirti kalmamıştı. O sokakta yer yer hala havan mermilerinin delikleri kendilerini hissettirmeye devam ediyor.

Şimdi ise durum oldukça farklı, insanların bir yerlere yetişme telaşı, korna sesleri, sokak ve dükkan satıcılarının avazları çıktığı kadar bağırarak vatandaşı kendine çekme mücadelesi herşey harmanlanmış, filizleri yeni çıkmaya yüz tutmuş bir orkide misali nadide, gururlu ve bir o kadar içten. Kadın da onun için seçmiş zaten bu sokağı, günleri hangi sokakta kalmalıyım diye düşünmekle geçmiş, bir otelden diğer bir otele, danışmada durmadan değişen suratlardan bıktığı bir gün, 78′deki otelde kalmaya karar verdi. Hem kendini ülkesinde hissetmek istiyor, hem de dışarıdaki kalabalığa aldırmadan bir sonraki adıma karar vermek. Önünde büyük bir Beyrut haritası, Medawar’dan birşey çıkmayacak gibi, Doğu Beyrut’ta iki yer kaldı, Remeil ve Achrafiye. Büyük umutlarla burada kadın, otel odasının camından aşağı bakıyor, “Kalbim kırık Beyrut, sana geldim, sen de bana gel”

Medawar, boş ve terkedilmiş fabrikaların bulunduğu, iç savaşla sanayinin tamamı ile durduğu, binlerce kişinin birgün içersinde işlerini kaybettiği bir yer olarak Lübnanlıların aklına kazınmış. Onun için sevilmiyor, yerli halk oradan “bataklık” diye bahsediyor, her ülkede hor görülen kadim yerlerin olduğu gibi. Kadim çünkü, orası çalışmasının belki de atar damarı, orada görecekleri sanatına dair anlık kararlar vermesini sağlayacak.

Yüksek perdeden gelen soru birden onu kendine getirdi. “Otele mi yoksa başka bir fabrika mı?” Fahad sesini yükseltmişti, soruyu dördüncü kez soruyordu. Kadın, Fahad’a kızmıştı fakat bir söz dalaşını kaldıramayacağını bildiği için, “Otel” diye cevap verdi. Otelin önüne geldiklerinde her zaman kadına kapıyı açan şoför, bu sefer kılını bile kıpırdatmadı. “Yarın aynı saatte” dedi, kadın da “şükran” diye cevap verdi.

Resepsiyonun başında anahtarını almak için duraklayan kadın, hızlı adımlarla odasına çıktı, kendini yatağa bıraktı. Rüyasında üstüne titrediği proje ile ilgili, kafasındaki mekanları görüyordu, bir bir önünden geçti ve kayboldular. Hiçbir zaman eserlerine isim vermedi ve vermemekte kararlıydı. “İsimsiz” kadar güzel bir isim var mı diye sordu, yok diye cevapladı kendini. Sabah ikiyi gösteriyordu uyandığında, erken yatan sabaha karşı erken bir saatte dünya uyurken çalışan birisiydi. Hafif açık pencereden giren rüzgar, taslakları hareket ettirmiş kadın bu sesle uyanmıştı.

UZUN BİR GECE

“Gece bana gündüzlerden çok daha arkadaştı” yazısına ilişti simsiyah hafif kanlanmış gözler. Bu otel odasına yerleştiği gün duvardaki Arapça yazıyı çevirmesini istemişti koridor görevlisinden. İyi bir ingilizce ile adam çevirmiş, kadın da, hayat bana buraya gelmemi söyledi deyip, bu odayı tutmuştu. Kaderci değildi ama sembollere ve yolunun üzerindeki yazıların bir anlamı olduğuna her zaman inanmıştı, o da bunlardan sadece bir tanesiydi, birşeylerin doğru gittiğini hissetmesi için önüne çıkan küçük bir işaret.

Yorgun gözler şimdi de, açık kalmış Grundig marka televizyona odaklanmıştı. Lübnan’ın ünlü şarkıcılarından Rola Saad, her dönem hit olan “Yana Yana” şarkısını söylüyordu, kadın bu tür müziklerden pek haz etmese de yataktan kalkıp sesini açtı, televizyon 1970’lerin başında bu otele gelmiş, sayısız iki gözün odak noktası olmuştu; uzaktan kumandası yoktu, üstü toz kaplı hurda üzerindeki düğmelerden kontrol ediliyordu. Alttan geçen kendisine yabancı Arapça yazıların güzelliği de cezbetmişti onu, baktığı farklı noktalarda her cismi üç boyutlu, derin ve karmaşık birer figure dönüştürüyordu. Televizyon seyretmeyi sevmediği için, bir süre sonra görüntüye karşı ilgisi azaldı ve gözü taslakların hemen yanında duran Al-Watan Al-Arabi gazetesine çarptı. Arapça bilmiyordu fakat Arap kaligrafisine hayrandı. Boş bir kağıda gazetenin üçüncü sayfasındaki manşeti taklit ederken, gözleri kapandı, Muammed Al-Amin Camii’den gelen ezan sesi ile birlikte Beyrut’ta gün ışımaya başlamıştı.

Saat:9.15, odasındaki telefon çalıyor, karşıdan hoş bir kadın sesi “selam-ın aleyküm” diyerek uyandırıyor kadını, o da “teşekkürler, taksi aşağıda mı” diye soruyor. Taksi aşağıda, Fahad, araba motoru soğumasın diye çalıştırmış, kendisi hemen ilerdeki büfede sabah zehrini alıyor. Gözleri mahmur, otelin girişini süzüyor, her an kadın çıkabilir, bekletmek istemiyor. Kindar bir adam değil Lübnanlı, dün kapıyı açmadığı için kendine oldukça kızgın, bilinçaltı onu uyandırmış, müşterimi kaybederim korkusu ile otelin kapısında 8.30’dan beri bekliyor.

Kadın, güneş gözlükleri ile üst merdivenlerde belirdiğinde atkıya dokunmaya devam ediyor, bugün seçtiği ince kıyafet sayesinde teni daha yakın Beyrut’a. Bir penye giymiş, onun üzerinde bir mont; şemsiyesi de var bu sefer, güneşi saklayan beyaza çalan rengi ile yağmur bulutlarına. Altında diz hizasında bir etek ve ayaklarını haddinden büyük gösteren botlar.

Yeni bir gün, yeni bir beklenti demek, merdivenlerden hızlı adımlarla iniyor, merdiven basamaklarına döşenmiş acem halısının kaymadığını görüyor, eski günleri hatırlıyor şimdi ikişer ikişer iniyor. Butik otelde katlar arası oldukça yüksek. Duvarlarda fazla birşey yok, sadece lobide asılı karaktersiz tablolar, hani her otelde duvara iliştirilen izlenimci ressamların çalışmaları gibi.

Anahtarı bırakırken otel görevlisine göz kırpıyor, hemen ardından gülümsüyor ve eliyle de görüşürüz diye işaret yapıyor. Arkadaşları ona “değişken yüz” diyorlar, yarım dakika içersinde belki ona yakın tepki verebiliyor yüzüyle, nasıl olsa Akdenizli, el kol kullanmadan, yüzünün belli bölgelerini hareket ettirmeden yaşaması mümkün değil, bir İskandinav’ı yoracak kadar hızlı ve yoğun. Dışarıda taksinin kendisini beklediğini farkediyor.

“Selam-ın Aleyküm Matmazel” diyor Fahad. “ve Aleyküm-Selam Fahad, did you sleep well?”, “eh, comme ci comme ça madam” eliyle de destekliyor, az uyuduğunu. İşte gerçek bir Beyrut diyaloğu. Arapça-Fransızca başlayan sohbet İngilizce-Fransızca karışık devam ediyor, ünvanlar değişiyor, ama yine de anlaşıyorlar. “Bugün istikametimiz Achrafiye’deki demir çelik fabrikası” diyor kadın. Fahad: “Kama Yahlu Laki!” (İstediğiniz gibi)

ELİAS SARKİS CADDESİ

Kasetçalardan gelen kısık Arapça sesle kavga eden Fahad’dan bir an önce kurtulmaya çalışan kadın, camı yarıya kadar açık, dışarı bakıyor. Ras Beyrouth, Achrafiye arası uzun bir mesafe, bir de saat 10’a kadar devam eden sabah trafiği eklendi mi Fahad’ın sinir alt üst bir kez daha. Elias Sarkis caddesinde seyreden soluk sarı renkli araç, Furn-El-Hayek sokağına dönmek üzereyken ani bir frenle durdu.

Kadın, girişi oldukça yıkık dökük olan bir apartmanın yan cephesindeki grafitileri incelemek için indi. Şehir grafiti cennetiydi, eline spreyi alan sokağa çıkmış gibi, fakat her grafitide bir karakter vardı. Herşeyin bir varoluş sebebi olduğu gibi. Tek öğrenmek istediği, grafitilerle duvara yazılmış Arapça yazılar arasında bir bağlantı olup olmadığıydı. Sonradan düşündü ki, ne alakası var, benim işim, sözler değil, renkler. Sözlere ihtiyacım olsaydı, yazar olurdum. “İyiki de olmamışım” diye iç geçirdi, şimdi şu yazının duvara yansımasının betimlemesinden gir, siyasi anlam taşıyıp taşımadığını sorgula bir de edebi olarak sayfaya yansıt, ne kadar sıkıcı. “Bir dakika bir dakika” dedi kadın; bu grafitiler, bu yazılar insanların geleceğe dair endişeleri olmalı, toplumun alt tabakalarından insanlar, bir tanesini bile tanımıyorum ama ne farkeder. Ne zaman temsil edilecekler, belki de hiç, onların iktidarı bu, duvar iktidarı.

Kadın, yazarlar hakkındaki düşüncelerinden bir an önce sıyrılıp, Beyrut’ta bulunmasının gerçek sebebine sarıldı bir kez daha. O anda grafiti, sembol, kaligrafi, yazı, aykırı renkler ve boş mekanlar arasındaki müthiş anatomiyi farketti. “Neden birlikte yaşamasınlar, tıpkı bir Afrikalı, Çinli, İskandinav ve Akdenizli gibi?” Aslında hiçbirinin bir diğerinden farkı yok dedi ve yeterki bir ülkeye benzesin, bu gezegende olmayan ama herkesin yaşamak istediği. Aklındaki boş mekanı Achrafiye’de bulmayı kafasına koymuştu, “Teşekkürler Beyrut, sana bir kez daha aşığım” dedi ve taksiye hızlı adımlarla geri döndü.

Fahad, onun döndüğünü görünce, hemen kapısını açmak için yeltendi, ama kadın “gerek yok” gibi bir el hareketi yaptı. Taksi şoförü, dev cüssesini hareket ettirmediği için mutluydu. O gün, bir gün öncesine göre daha ılıktı, Hula Vadisi’nden esen rüzgar Lübnan’ın kalbine Beyrut’a kadar gelmişti. Hava nemli ve boğuktu, Fahad’ın alnından sicim sicim ter akıyor, üzerindeki gömleği vücudundan çekip yapışmasını engellemeye çalışıyordu. Achrafiye’nin en kalabalık sokağı Rue Sioufi’ye sapan taksi bir süre sonra kayboldu, camına yansıyan güneş ışığı gözleri almış ve kadına yeni bir yol çiziyordu.

Nuri Berk Çoker

-SON-

Voyage to a Troubled Planet

From now on, you will also find comments on various issues regarding world politics on berkcoker.wordpress.com

The silence seemed to dislike being broken but it’s happening. Maldives president steps down after police coup , yes you heard it right, the police coup known for its rarity, that compelled the ex-president quit his presidential post. This unusual incident which distracts the world public attention is worth elaborating as half a million tourists visit the islands every year.  

End of Democracy in Maldives

The police coup and some hardliners bring the end of democracy after dethroning the only democratically elected president and throws the whole notion of democracy out of the window. Maldives, once one of the most moderate muslim nations on Earth leads itself towards extremism due to political wrong-doings.

For further information, please click on the link: http://www.aljazeera.com/news/asia/2012/02/20122813513480256.html

Before the police coup, poor and trouble islands’ main concern was the raising sea levels which might possibly submerge the island and turn the Maldives into a second Atlantis. Ex-president Mohamed Nasheed raised the possibility of finding a new homeland for the country’s approx. 400.000 residents due to its land where most of it lies just 4.9 feet (1,5 meters) above sea. Nasheed once held a Cabinet meeting underwater, with ministers wearing scuba gear, to highlight the problem.

What is next for Maldives?

  • UN Security Council must condemn the police coup undertaken along with some hardliners that which strive bringing sharia law to Maldives.
  • UN Envoy should be sent to build consensus between two or multiple parties to bring peace to crisis-torn nation.
  • Both parties should respect the division of powers and to do what is necessary at one’s bit.
  • Ex-president Nasheed’s arrest warrant should be lifted until an objective and independent court is created.  

Turkey and Israel, two very influential democracies and also preponderant powers within the region of Middle East are no more friends. One declaration follows another and governments on both sides raise their voices. It seems like a positive u-turn in the relationship of Turkey and Israel should not be expected in the short-run due to detrimental developments.

Turkey, as being the first Muslim majority country to recognize the State of Israel, has kept its ties intact with the Jewish State at the cost of antagonizing the interests of other Arab states bordering it. Since the turn of the millennium journalists, politicians and scholars still discuss and elaborate on if Turkey as a deliberative democratic nation is the perfect model for the enhancement of state of law and democracy in Arab nations known as “the Arab Spring” nowadays. The answer is actually hidden in the question: Arab democracy and secularism inspired from Turkish state tradition for so many decades now need stability and recognition both in the region and the rest of the world. This can only start with not bitter but bettered relations between Turkey and Israel as they are gates to rich western countries.

On one hand, Israel holds a very effective position along with its minorities, lobbies and banks in countries such as USA, France and Russia and on the other hand Turkey remains as a bridging country between EU and Middle East as it is located in between two culturally opposite regions. The European Union which was founded to establish peace in the old continent of Europe after two major wars and Middle East where blood, sweat and tears never end.

Relations between the two countries have been strained since the “one minute” crisis in Davos and especially the Gaza flotilla raid in international waters, in which nine Turkish citizens were killed. However, USA, EU and other super powers cannot conceptualize a Middle East without a non-existing cooperation between Turkey and Israel. In this respect, the future of Turkey-Israeli relations hold key importance for the sake of numerous delicate issues that need to be solved within a short period of time. Onto this, the opposition parties in both TBMM (Grand National Assembly of Turkey) and Knesset (Israeli Parliament) warn governments against further harming of bilateral relations.

The two nations, signed a free-trade agreement back in January 1st 2000, still sustain good economic ties and quite recently reach a sum of 4 billion-dollar trade. Israel exports an annual 1.5 billion dollars in goods and services to Turkey and imports 1.8 billion dollars. As Israel remains the main weapon supplier to Turkey, Turkey has become Israel’s largest 3rd export market in 2011.

These indications above show that there is a candle light at the end of the tunnel, but it is those governments’ burden to decide if it is a long-lasting one or not.

The unfinished uprising in Egypt against the post-Mubarak military rule has turned into a nation-wide clash between protesters and army. Tahrir Square demonstrations claim free and non-corrupt elections and an absolute transition from a military junta conducting “iron-fisted” strategy to a more transparent stoic polyarchy.

Maybe one can ask here if there is any belief within the new rulers of Arab World to make some of the hard choices in order to change the pillars of the millennium-old political catharsis. I personally believe that there is no such political agenda even societies have great expectations from their newly-formed governments.

According to EU and USA, Middle East map has entirely changed and West-backed rulers are in power to ensure more human rights, state of law and participatory democracy which was long-forgotten or to be more frank “never existed” in the region. Is this a fact or a dreamer’s dream?

The Unbearable Heaviness of Being

Egypt: Once seen as an ally, the Supreme Council of the Armed Forces of Egypt, now emerging as the core of the regime, blacklist and declare every single protestor as “enemy of the state” and sectarian strife between Muslims and Copts threatens Egypt’s new epoch. “Muslims and Christians in Egypt have a long history of peaceful cohabitation, but extremist ideas are spreading and there’s pressure to take sides[1] writes Cam Grath, a reporter for the Middle East Magazine to Egypt.

Tunisia: Catalyst and the very first Arab rule hit by Arab Spring, Tunisia, is in danger of losing its secular roots as post-Ben Ali Tunisia faces a total war of ideologies. On one side, a Younger Leadership committed to deliberative democracy and the Old Guard named National Unity Government comprised of many old and “wise men” reluctant to change.

Syria: Last stronghold of Ba’athism, al-Assad Dynasty, suffers a huge-chain of sanctions implemented by EU, UN and USA after 3.500 people were killed and 30.000 protestors are still being kept in detention in order to appease so-called “public unrest” which was allegedly kindled by West.

Libya: In the post-Gaddafi Libya, a formerly Arab Socialist state, is finally being taken care of by the National Transitional Government. Word “finally” sounds a bit intriguing, yes it is, because its chairman Mustafa Abdul Jalil, antagonizing the real interests of Arab Spring, declared sharia law to be the main source of legislation, but “reassures and relieves” West that it will be a moderate one.

Arab Nations under Fire

Despite cabinet changes, civil uprisings still continue against government in Bahrain. Kuwait, Lebanon and Oman implement government changes in response to demonstrations. Ongoing protest in Algeria and Iraq, causes violence and unrest. Former president of Yemen, Ali Saleh steps down after months of popular protests. No existing rival or authority is willing to take control in these countries as stakes are higher than ever.

Game of Thrones

A decision has to be made by those who have the willingness to rule politically the most complicated region of the world, the Middle East. A structuralist government with certain vision, which can really adapt itself to fast-changing global dynamics and can create solutions to structure-agency problems will have a narrow escape from extinction, because “in the game of thrones, you either win or lose, there is no middle ground.”


[1] Cam Grath, “Secterian Strife threatens Egypt’s new epoch”, December 2011, The Middle East.

Dijital Çocuklar

Aklımıza gelebilecek her türlü yeni nesil teknolojik aleti avucunun içi gibi bilen çocuklar, en basit gündelik işleri yapamıyor. Bir çocuk 6 yaşına kadar 4 yabancı dili ana dili gibi öğrenebiliyor, 12 yaşında bilgisayar üzerinden borsaları yönlendirip, 14 yaşında iphone tarihinin en çok satan oyununa imza atabiliyor fakat gündelik işlerde büyüklerine göre çağdışı.

İnternet güvenlik şirketi AVG’nin 11 ülkeden 2 bin 200 anne ile yaptığı mülakatlar sonucu, 2 ila 5 yaş arası çocukların dörtte birinin cep telefonu ile arama yapabildiği ve kolaylıkla oyun internet sitelerine girebildikleri belirlendi. Öte yandan, bu çocukların nerede ise yarısı ev adresinden bihaber, her on çocuktan ikisi ancak yüzebilirken sadece biri ayakkabılarını bağlayabiliyor. Bu üzücü bilgiler ışığında, yine bu yaş grubundaki çocukların yüzde yetmişinin internet oyunlarına girip oynadıkları ve hepsinin bilgisayarın faresini büyük bir maharetle kullandıkları su götürmez bir gerçek.

Devletler değil “Şirketler”

Yeni dünya düzeninin baş aktörleri olan, Apple, Microsoft, Linux gibi dev şirketler artık çocukları devletlerden daha çok etkiliyor. Bir çocuk, devlet anayasada ne tür değişiklik yapmış ya da eğitim kanununda kendisini olumlu etkileyecek kanunlar nedir, bunu merak etmez, çocuktur, aylardır beklediği oyun bilgisayar pazarına düştü mü, komşunun çocuğunun bilgisayarı kendisininkinden yeni mi değil mi bunların peşindedir. Onun için, şu anda emekleme evresinde olan birçok teknolojik alet (iphone4, kindle, ipad) iki üç ay sonra “tukaka, sıkıcı ya da gereksiz” olacaktır.

Çünkü dönem itibari ile pazar o dev müşteri potansiyeli olan gençliği kaybetmemek pahasına durmadan üretir, ebeveynler olarak biz bunları almaya devam ettikçe sistem dönecektir, ama eski çocuk masumiyetleri de albümlerde kaldı desem yanılmış olmam herhalde. Çocuklar size bir haberim var, iphone 7’iniz, beyninizi okuyarak sizin için sayfayı  çevirecek “elektronik kitap okuyucu”larınız, en son olarak tamamı ile yapay zekayı tetikleyen programlar ya da bilgisayar oyunları aslında hazır fakat biraz sabretmeniz gerekiyor.

Elveda Yazılı Dünya!

Haber olarak başladığım yazıyı, köşe yazısına dönüştürmek amacı ile, geçmişten birkaç not düşmek istedim. 20. Yüzyıl bütün kötülüklerin anasıdır desek yalan olmaz, iki büyük dünya savaşı, kuşaklar arası tarif edilemeyecek kopukluklar ve bir türlü içinde olduğunu bildiğimiz ama kendimizi uyarlamakta zorlandığımız baş döndürücü bir çark. 2025’te yazılı basının tamamı ile dünyanın büyük devletlerinden sonra ereceğinden bahsediliyor, düşünsenize arkadaşınızla konuşuyorsunuz, “kitap aldığını duydum, sony mi, apple mi”. Bir aklınıza getirin kitap, gazete sayfa hışırtısının belleklerden silindiğini. Bunlar olacak hiç şaşırmayın derim.

Ben en yakın dostumla çocuk aklımızla hayal ettiğimiz “Sherwood Ormanları”nda türlü oyunlar oynardım, bilgisayar çıktığında benim kuşaktan eş, dost fazla rağbet de etmemiştik. Çünkü sokakta buluşmak “vik vik” (büyük kitlelerce oynanan bir tür saklambaç) , dansa davet ya da top peşinden koşturmak büyük zevkti. Şimdi geçmişe bakıyorum da ne kadim dostluklar ne efsane günler yaşadım, bu nesilden hangi çocuk bunları görecek kim bilir!

Yolgezer

Kendimi her zaman bir “yol gezer” olarak tanımlamışımdır. Farklı kültürlerden insanları tanımak, ülkelerine dair birçok bilinmeyeni öğrenmek, bir şarkıyı onların lehçesinde söyleyebilmek, bir betimlemeyi onlar kadar tutkulu haykırmak. Ya da o diyarların düşünürünün bir sözünü, dostumun kulağına çalmak ve öğrenebildiğim kadarı ile efsanelerini paylaşmak.

Sadece 4 yaşında iken tanıştığım yaşlı bir İtalyan’a “how old are you?” (Kaç yaşındasın) sorusunu yönelterek dış dünya ile köprülerimi kurdum. Aile büyükleri benim nüfus memuru olacağımı düşünürken benim tek isteğim astronot olmaktı. Olamadım hali ile… O sevdadan İstanbul’da oldun mu vazgeçersin, yanında onlarca melankolik-gerçekçi ile nereye kadar. Akdeniz insanına bundan daha iyi bir yakıştırma kendi çevremde duymadım, bundan sonra böyle bahsederim bizlerden.

Astronot demiştim, “Uçağa bindin de, füzesi kaldı” diye dalga geçerler, köstek olmazlar ama desteği de sakınırlar. Bir süre yerel aforizma ve metaforların içinde kaybolan bendeniz, kendimi ilk defa Roma’da bulurum Alitalia’nın bilmem kaç numaralı seferi ile. Belki de ilk tanıştığım yabancı İtalyan’dı ondan diye düşünürüm.

Bertolucci’nin “Teslimiyet” (Besieged) filmini seyrettikten sonra Mr. Kinsky ile Shandurai’nin gizli aşkını anlamaktı derim bu yolculuğun sebeb-i ziyareti. Piazza di Spagna metro çıkışında soldaki bina ve onun karşısındaki dar sokakta motor ve bisiklet kiralayan adamla günü başlatır, geceyi getiririm. Amacım filmin Roma’da tek çekildiği mekan olan o apartmana sızmak, merdiven aralarındaki bakışmaları, Bertolucci’nin hayalgücünü kavramaktır.

Yönetmen olmalıyım derim birden, İstanbul’a dönerim sinema tarihinin kült filmlerinden seçer, Potemkin Zırhlısı’nda kokmuş et ayaklanmasını başlatır, Buster Keaton ile Amerikan İç Savaşı’na giderim. Güneş İmparatorluğu’nda Japonlara esir düşmüş Jim’in gözünden savaşı anlamaya çalışır, Paris’te Son Tango filminde Jeanne (Maria Schneider) ile sevişirim.

Anlatmaya başladığım zaman parmaklarımı durduramayacağımı, satırlar birbirini takip ettikçe kontrolden çıkacağımı bilirim. O kadar çok anı vardır ki aklımda yazsam kitap olur derler ya, benimkilerden kitap olmaz, çünkü onlar detaylı anlatılamayacak kadar özeldir, banadır, benimdir.

B.

Uzun zamandır yanıbaşımızdaki büyük tehditle ilgili yazmak istiyordum. Çoğumuzun tahmin edemeyeceği boyutlarda dünyamıza etkisi olacak ve hayatlarımızı çok derinden etkileyecek bir gözdağı. Bu ne savaşlar, ne işsizlik ne de finansal krizler. Bu tehdidin adı Siber Savaş.

İnternetin mucidi Leonard Kleinrock 29 Ekim 1969 günü akşamı saat 22:30’da ilk elektronik mesajın gönderimini denetlerken, tam 42 yıl sonra bugün internetin bu kadar geniş çapta bir sosyal hadise haline dönüşeceğini büyük ihtimalle öngöremezdi.

2000’li yılların başına kadar 6 milyarda sabitlenmiş gezegen nufüsumuzun sadece yüzde 6’sı internet ile tanışıyordu. Yıl 2011, nufüs 7 milyara dayanmış ve internet kullanıcı sayısı 2 milyar 100 milyon. 10 sene içersinde yüzde 480 artış gösteren siber dünya bizleri tamamı ile çaresiz, 104 tuşlu Windows klavyeye muhtaç hale getirdi. Eskiden devletlerin en büyük ulusal menfaati, zengin yeraltı kaynaklarına yakın bölgelerde coğrafi ve askeri üstünlük kurmaktı. Bu sayede ulusun topraklarını büyütmesi, ilmi anlamda çağ atlaması ve kendi halkında sosyal refahı oturtması mümkün oluyordu. Şu anda ise dünyanın süpergücü Amerika Birleşik Devletleri’nin tek bir ulusal stratejisi var. ”İnterneti kontrol edebilirsen, dünya senindir.”

ABD’nin bu kararı almasındaki en önemli sebep, tamamı ile siber ortamda geliştirilen yüksek askeri teknoloji ve nükleer altyapıya dair bilgilerin şer ekseni (İran, Küba, Suriye, Kuzey Kore ve Libya) ya da diğer rakip devletlerin (Rusya ve Çin) eline geçmesini engelleyebilmek. Bununla birlikte diğer devletlerin bilgilerini arşivleme ve kontrol altında tutma fırsatını yakalarken, 2006’da Rusya ile Ukrayna arasındaki doğalgaz çekişmesinin AB’ni tehdit etmesi gibi, ABD internetin musluğunu kısma gücünü bir koz olarak elinde bulunduruyor.

Türkiye’de devletin önceliklerinin belirlendiği hükümetler üstü bir döküman olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, cumhuriyetimizin kuruluşundan beri devletin algıladığı farklı tehditleri irdelemiş ve çözümler bulmaya çalışmıştır. Geçen sene ilk defa, Siber Savaş tehdidi belgede yeralmış ve Türkiye devleti, bu tehlike ile mücadele anlamında kurumlarını harekete geçirmiştir.

Bu ay içersinde ABD’nin hayati derecede önemli özel ve kamu kurumlarına Çin ve diğer ülkeler üzerinden yapılan siber saldırılar, gelecekte nükleer başlığa, konvasiyonel silahlara ya da insan gücüne ihtiyaç duyulmayacağını göstermektedir. ABD ordusunun uçak üreticisi Lockheed Martin, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon ve Merkezi İstihbarat Ajansı CIA’ye yapılan farklı zamanlı hacker (bilgisayar korsanı) saldırıları internet altyapılarını çökertmek ve ABD’nin mutlak internet kontrolünü kırmayı hedeflemektedir. Bu da binlerce çalışanın kişisel bilgilerinin ve farklı askeri operasyon detaylarının başkalarının eline geçmesi demek oluyor.

Bu yeni dalgayı bizim başımıza gelmiyorsa hacker’lar bin yaşasın diyerek savuşturmak hiç sağlıklı bir bakış açısı değil. Çünkü farklı bilgisayar sistemlerine girmek için her fırsatı kollayan korsanlar, eğer dünyada en iyi korunan bu iki siber altyapısına sızabilmeyi başarıyorsa, sizin Danskebank ya da Garanti’deki hesabınızı, çalıştığınız şirketteki yerel ağı tamamı ile etkisiz hale getirip işinizi elinizden bir göz yanılması ile değil, gün aşırı alabilir.

Umudum bu hackerlarla mücadele eden bilgisayar dehalarımızın hep daha hızlı düşünmeleri ve hep bir adım önde olmasıdır.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.